Fiilde erimiş fikir

Bir Ömer Duran Söyleşisi

Author: Yorum yapılmamış Share:
cemalen.com arşivlik röportajlarına devam ediyor! Bu röportajımızı Kaygısızlar, Baskül Ailesi, Tatlı Kaçıklar gibi efsane Türk dizilerinden hatırladığımız tiyatro ve sinema oyuncusu Ömer Duran ile gerçekleştirdik. Kültigin’in iyi yürekli çetesinin en güleryüzlü elemanı olarak hafızalarımıza kazınan bu kıymetli ismi daha yakından tanımaya ne dersiniz? O halde başlayalım Ömer Duran arkeolojisine…
Yılların sanatçısı Ömer Duran.
Sanata ilginiz hangi yaşlarda ve nasıl başladı? 
Sanat dediğiniz vakit çok geniş bir alan oluyor, biraz daraltıp oyunculuğa merakımın ne zaman başladığını cevaplamaya niyetlensem onun da net bir cevabı yok sanırım 🙂 İlkokul son sınıftaydım, mezuniyet töreni için gösteri hazırlanıyordu, Kartal’da şimdilerde Hasan Ali Yücel Kültür Merkezi olarak hizmet veren Kartal Belediye Sineması’nda sahneye çıkmıştım ilk kez. 101 Dalmaçyalı‘yı oynuyorduk, bittikten sonra çok hoşuma gittiğini hatırlıyorum.
Kaygısızlar, Kültigin ve Çetesi.

Peki dizi oyunculuğuna nasıl adım attınız? Sizi keşfeden kimdir? 

Hiç aklımda olmayan bir kariyerdi televizyon. Marmara Üniversitesinde Sınıf Öğretmenliği bölümündeydim. Devamsızlık had safhadaydı çünkü iyiden iyiye tiyatroya vermiştim vaktimi. Bir yandan üniversitenin tiyatro topluluğu MarTiy‘de oyun hazırlıyor, öte yandan eski mezunlardan bir grup ile kampüse yakın bir yerde kendi tiyatromuzu yapmaya çalışıyorduk. Ya da şöyle cevaplayayım mı bu soruyu? Ben arada yazıyorum. Artık anı mıdır adı, yoksa hikaye midir bilemem ama genellikle başımdan geçenleri yazdığım yazılar oluyor. Televizyon kariyerimin başlayışını da yazmıştım bi ara, buyrun okuyun lütfen 🙂

Baba, dedim, elimdeki son pantolonun da ütüsünü bitirdikten sonra, bana para verebilir misin? Çekime gideceğim de. Babam hiç bakmadığı gibi baktı bana. Lan dedi her hafta televizyona çıkıyorsun, herkes tanıyor seni ama hala yol parasını benden alıyorsun. Tamam, babam haklı ama benim planlarımda yoktu ki böyle bir kariyer planlaması?!

Üniversitedeyim, kaydım var, daha doğrusu henüz atılmamışım! Yapmıycam lan daha da tiyatro diyerek girdiğim sınıf öğretmenliği bölümünü bir an önce bitirip Ege’de bir dağ kasabasına tayin çıkartmak niyetindeyken daha 2. ay kendimi üniversitenin tiyatro topluluğunda bulalı 3 yıl olmuş… Bizim seçmelere girdiğimiz günden bir iki hafta sonra eski ekip hocayla kavga edip tamamen ayrılmış, biz ışık, dekor, sufle, perde işlerine koştururken birden kendimizi sezon oyunları için sahnede bulmuşuz. Bir iki yıl sonra o eski ekiple yollarımız kesişmiş bir şekilde, artık onlarla bir tiyatro grubumuz var. Kafamıza göre işler yapıyoruz. Ataol Behramoğlu’nun şiirlerinden beşini seçip oyunlaştırmışız misal. Kendisini de çağırmışız mekana, öncesinde şiirlerini okuyoruz, sonra o küçük bir söyleşi yapıyor falan, bayaa entel takılıyoruz. İsmet Özel gelecek sonraki ay, çok heyecanlıyım ben. Bin farklı şekilde “Ben İsmet Özel, şair , kırk yaşında, her şey ben yaşarken oldu bunu bilsin insanlar” demişim, neredeyse derste yoklama kağıdına İsmet Özel yazacağım o derece… Hatta yanlış hatırlamıyorsam Cem Yılmaz, Bahadır Boysal ve Ahmet Yılmaz ilk söyleşilerini bizim mekanda yaptı. Mekanın arkasında da bi arkadaş var, İhsan. İhsan’ın cast ajansı var. Müjdat Gezen, Savaş Dinçel falan Azmi diye bi dizi çekiyolar, İhsan’da buraya yardımcı oyuncu, figürasyon falan ayarlıyor. Ama konunun bizimle alakası yok. Biz “Dikkat Köpek Var“a çalışıyoruz o sıra. Akşamlardan bi akşam, “Yarın bi işin var mı?” diyor arkadaş. Yok diyorum, hayırdır? Yav bizim ekip başı hastalanmış, yarın da birkaç oyuncu götürülecek sete, sen gidebilir misin başlarında diyor. Ekip başı ne, sete kendi gidemeyen adam niye oyunculuk yapar, ben tam olarak naapıcam anlamıyorum ama kader ağlarını örmüş işte. Giderim canım noolucak diyorum. 3 Ocak 1995 gününün sabahında görevim tam olarak 9’da AKM’nin önünden 5 arkadaşı alıp Güneşli Sokak’taki sete götürmek ve işleri bitene kadar başlarında bekledikten sonra orada olduklarına ve işlerini yaptıklarına dair bir kağıdı bilmem kaçıncı rejiye imzalatmak. Dizini adı KaygısızlarGittik, rejiyi bulduk, ajanstan geldik dedik. Tamam bekleyin ben çağıracağım dedi. Geçtik bi kenara. Aaa çay da var, içelim bari. Sigara da yaktım. Bekliyoruz. Bizim ajanstan Ali diye bi arkadaş var, onun da ufak bi rolü var, bi de Teoman var Ali’nin ekürisi ama ortalarda yok. Ulan diyorum şimdi arıza çıkarıcaklar. Neyse Ali’nin sırası geliyor. Üçüncü arkadaşın da sette ilk günüymüş. Yönetmen kadroda bazı değişiklikler yapmış yeni sezon itibariyle, eski oyuncuyu değil yeni birini çağırmışlar. Şoray Uzun adında bi arkadaş. Ben de babamın diktiği uzun laciverdimsi siyah paltomla kenarda Ali’nin de işini bitirmesini ve tiyatroya (o akşamlık ajansa) dönmeyi bekliyorum. Fakat sahneye giremiyorlar çünkü Teoman yok. “Sen yapabilir misin?” diyor sakallı adam, yönetmen olan. Oğuz Yalçın adı. Yaparım abi diyorum, ne var ki. (Ne var ki demiyorum tabii) Nihayetinde işi kurtaracağız, bi de ajans zor durumda kalmasın falan, tamam. Senaryoyu veriyorlar elime, Oğuz Abi anlatıyor, şuradan yürüyün, burada durun konuşun, o köşeden çıkın. Kolaymış lan! Başlıyoruz sahneye, Kültigin bi şeyler diyor, Adam 1 (ki Ali oluyor o) bi şey diyor sonra da ben Adam 2 olarak lafımı söylüyorum: “Üç köşe yetmez, karelere bölelim abiiii!” sonra o köşeden çıkıyoruz, kestiiik!. Oldu mu? Oldu, teşekkürler.
Akşam ajansa gidiyoruz, daha biz varmadan reji aramış, ertesi güne de beni istiyorlarmış. Devamlılık tabii diyorum içimden. Yok ondan değil de güzel olmuş o yüzdenmiş. Hadi yaa? Vallaaymış, bi de bölüm başı 1.000.000 TL veriyorlarmış. Oha, para da veriyorlar. E yapiyim bari.”
Hala da yapıyorum çok şükür…
Kariyerinizin başından beri efsane denilebilecek yapımlarda yer aldınız. (Kaygısızlar, Baskül Ailesi, Tatlı Kaçıklar) Bunlar sizin şansınız mıydı? Yoksa senaryo seçiminde çok titiz mi davranırsınız? 
Kaygısızlar tamamen tesadüftü. Ama sonrası sanırım işimi iyi yaptığım için geldi. Senaryo seçiminde çok iddialı olduğum söylenemez 🙂 Televizyonda hep çok izlenmiş dizilerde oynadım ama sinemada Dabbe hariç öyle aman aman gişe yapan bir filmde oynamadım.
Ömer Duran(72.Koğuş)
Tatlı Kaçıklar

Kariyeriniz boyunca oynarken en mutlu olduğunuz rol hangisidir, neden?

Aslında en sevdiğim performansım sahne üzerindekilerden biri. 72. Koğuş. Kemal Başar yönetiyordu oyunu ve oyuncudan ne alacağını, nasıl alacağını çok iyi biliyordu. O istedi, ben yapabildim ve sonuçta terden dört fanila değiştirerek bitirebildiğim bir performans çıktı ortaya. Oyun bittiği anda hemen bir daha oynamak istediğin günler oluyordu 🙂

Televizyon ya da sinemaya gelirsek, Kaygısızlar‘ın ilk olması hasebiyle özel bir yeri var elbette. Ama “Acaba bu işi bir daha yapabilecek miyim?” diye merakla kıvranırken teklif edilen Baskül Ailesi de, artık bu işi hakkıyla yapabildiğime kanaat getirmeme sebep olan Tatlı Kaçıklar da hep keyifle oynadığım işler oldu. Semir Aslanyürek’in Kaos’unda Hatay ormanlarında çıplak ayaklı kör (ve birbirine zincirle bağlı) bir dervişi oynarken de mutluydum. Genç sinemacılardan Mehmet Güldoğan’ın vizyona giremeyen Papatya’sında minicik bir baba rolünü oynarken de keyifliydim. Oynadığım müddetçe keyif alıyorum sanırım (ve çok şükür) hala…
Bir dönem Tevfik İnceoğlu ile şahane bir ikiliydiniz. Birinizi gören değerinizin o yapımda olabileceğini düşünürdü. Tevfik Bey ile gerçek hayatta aranız nasıldır? Hala görüşür müsünüz? 
O dönemler set saatlerimiz de aynı olduğu için elbette sıkça birlikteydik. Seyircinin bizi “ikili” olarak görmesi de ilginç aslında 🙂 Tevfik’le sadece iki dizide birlikte oynadık biz. Kaygısızlar ve Tatlı Kaçıklar. (Bir de sanırım  Baskül Ailesi’ne konuk olarak gelmişti bir bölüm.) Ama geride çok başarılı ve uzun soluklu bir iş olunca bazen ben bile inanıyorum “efsane ikili” olduğumuza.
Sonrasında görüştük mü? Hayat… Hepimiz bir yerlerle doğru gidiyoruz, basiretli olanımız yolunu kendi seçiyor, kalanı da rüzgar nereye eserse artık… Velhasıl pek görüşemiyoruz artık. Okuyorsa selam olsun kendisine 🙂
Ömer Duran, Halit Akçatepe.

Sanat camiasında hayran kaldığınız, severek takip ettiğiniz isimler kimlerdir? 

Şanslı bir adamım ben aslında. Şehir Tiyatrolarının ilk isimlerinden İhsan Devrim‘den Necdet Mahfi Ayral‘a, İsmet Ay‘dan, Mehmet Ali Erbil‘e, Yeşilçam’ın efsaneleri Halit Akçatepe ve Ayşen Gruda‘dan bir çok genç yeteneğe varan geniş bir yelpazede isimle çalıştım yıllar içinde. Hepsinden bir şey öğrenmeye çalıştım ama temel kriterim: işine saygı duyana saygı duymak oldu.

Tiyatro mu, dizi mi yoksa sinema mı sizi daha mutlu eder? 
En net cevaplayabileceğim soru bu sanırım. Tiyatro 🙂
Süper Babaanne

Yaşça daha genç olduğunuz dönemlerde sizi komedi oyuncusu olarak tanıdık. Şimdilerde ise daha ciddi gözüken karakterlere hayat veriyorsunuz. Bu durum sizin isteğinizle mi oluyor? Yoksa dış görünüşünüzle mi alakalı? 

Vallahi cevabını benim bilmediğim bir soru bu 🙂 Televizyon sizden hep aynı rolü oynamanızı istiyor sanırım. Bu sadece bize özgü bir durum da değil. Dünyanın her yerinde hemen hemen hep böyle. Başlangıçta hep aynı roller geldi, ben de iyi yaptım sanırım ki yine aynı roller gelmeye devam etti. Ben hep  farklı karakterler oynamayı istedim ama ilk dönem yapımcılar yanaşmadı. Sonrasında yönetmen senarist vs arkadaşlarımı ikna etme fırsatı buldukça başka karakterler de oynayabildim.Televizyonda komediden başka bir şey oynayamadım, sinema da ise hiç komedi filminde oynamadım 🙂 Böyle bir durum. Dış görünüş de elbette çok önemli bu meslekte. Bunun da etkisi vardır elbet.

Dizi ve sinema sektörünün dününü biliyorsunuz. Bugünü dünle kıyaslarsak eğer sizce geliştik mi yoksa estetiğimizi kayıp mı ettik? 
Benim sektöre girdiğim yıllarda (1995) özel televizyonlar henüz emekleme dönemindeydi. Bugünle kıyasladığımızda bir uçurum vardı teknik anlamda. Ama kreatif olarak çok daha yaratıcı, çok daha özgün işler çıkıyordu.Çünkü hiç kimse işe öncelikle para kazanmak için girmiyordu, birincil derdimiz üretmekti sanırım (Tabii tv patronları için geçerli değil bu durum 🙂 ) Haliyle de özgün ve  unutulmayan işler çıkıyordu ortaya. Teknik anlamda çok daha ilerideyiz bugün ama… Ama işte… Ruh yok sanırım.
Şimdilerde ne gibi faaliyetlerle meşgulsünüz?
Erken yaşta başladım çalışmaya. Baba terziydi ve daha ilkokul birinci sınıfın bitti gün yüksüğü parmağıma bağlamıştı, her yaz yanında çalışırdım babamın. Oradan kalma bir alışkanlık sanırım: mutlaka bir iş yapıyor olma arzusu. Yedek parça fabrikasından gazete dağıtmaya bin çeşit iş yaptım. Bir ara “ikinci el kitapçı”, sonrasında Beyoğlu’nun ilk internet cafesi, sonra bir ev aksesuar mağazası ve en son 2008’den beri de menajerlik yapıyorum. Kast Ajanları Derneği’nin yönetim kurulundayım. Oyuncular Sendikası’nın kurucu üyelerindenim ve sendikanın sinema TV delegesiyim, BİROY Meslek Birliğindeyim. Fırsat buldukça kitap mezatlarına gidiyorum. Jack London bibliyografyası çıkarmaya çalışıyorum. Bir okul açtım son olarak, oyunculuk eğitimi veriyorum burada… Yapıyorum işte bir şeyler.
Fikir kokan Beyazıt Sahaflar Çarşısı.

Bir dönem Beyazıt’ta sahaflık yaptığınız söyleniyor. Bu doğru mu? Kitaplarla aranız nasıl?

Sahaflık yaptım dersem biraz hadsizlik olur. İkinci el kitapçılık diyelim biz, tanıdığım birçok şey öğrendiğim onca ustaya ayıp olmasın. Beyazıt Meydanı’nda Hat Sanatları Vakfı’nın önünde bir grup arkadaş tezgah açıyordu. Onlarla birlikte biz de bir yaz orada tezgah açtık. Sonra Beyoğlu Anabala Han’da bir dükkanda devam ettim o işe. Yakın zamanda kitapmezati.net adında bir mezat sitesi açmıştım fakat çok ilgilenemedim. Şimdi sadece topluyorum. Bilim-kurgu, futbol ağırlıklı olmak üzere spor kitapları, Osmanlı ve Cumhuriyet tarihi, sinema ve tiyatro üzerine oyunlar çalışmalar, çizgi roman, Orhan Pamuk, Ferhan Şensoy, Emrah Serbes, Jack London başta olmak üzere bazı yazarların tüm kitaplarını toplamaya çalışıyorum. Bazı yayınevlerinin kitaplarını tamamlamaya çalışıyorum mesela 🙂 Biriktirmeyi seviyorum, hatta futbol kulüplerinin atkılarından oluşan bir koleksiyonum var.
Okuyan birisiniz… Peki yazıyor musunuz? Yazıyorsanız eğer bunları ne zaman paylaşmayı düşünüyorsunuz?
Nadiren yazıyorum, zor pişiyor sanırım 🙂 Genelde kafamda dönüp duruyor bir hikaye, şöyle yazayım, şurayı anlatayım vs derken bir anda bir oturuşta akıp gidiyor. Şiir yazmadım çok şükür 🙂 Yazdıklarım yayınlanacak kadar çok değil zaten, şimdilik facebook hesabıma atıyorum çıkarsa bir şeyler…
Hayal ettiğiniz, muhakkak yapmam gereken bir iş dediğiniz oyun, film veyahut dizi var mı? Yoksa hayallerinize ulaştınız mı? 
Şahsen bu işte “hayallerime ulaştım” cümlesi anlamsız geliyor bana. Hatta hayatta “hayallerine ulaşmak” lafı çok iddialı geliyor… Oynamak istediğim bin tane rol var, yapmak istediğim beş bin iş, gezip görmek istediğim on bin yer, almak istediğim yüzbin kitap var. Hatta buradan da söyleyeyim okuyan dostlara “Kitaplarınız size yük oluyorsa bana verebilirsiniz 🙂
Genç oyuncu adaylarına tavsiyeleriniz nelerdir? 
Akıllı olun, bu işlerle bulaşmayın! Şaka değil, hemen her gün bir çok “oyuncu adayı” ile muhatap oluyorum şu anki işimde. Çoğunun niyeti “popüler olmak”, zengin olmak”, meşhur olmak”… Ama bu iş öncelikle sevdiğiniz için yapılabilecek bir “iş”. Getirisi  popülerlik olabilir, iyi bir gelir olabilir tamam. Ama hedef bu olmamalı bence. Okuyun gençler, gözünüzü açın ve etrafınıza bakın. Gördüğünüz herkesten, duyduğunuz her şeyden bir şeyler öğrenmeye çalışın, emek harcayın ve bu işi gerçekten seviyorsanız yapın… Yoksa izin verin sevenler sevdiklerine kavuşsun 🙂
Bizi kırmayıp, söyleşi yaptığınız için çok teşekkür ederiz hocam
Estağfurullah, ben teşekkür ederim.
RÖPORTAJ: Cemal BERKTAŞ
Previous Article

İstemem Eksik Olsun! (Edmond Rostand)

Next Article

Bereketten Bombardıman

You may also like

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir