Fiilde erimiş fikir

Bir Mustafa Oğuz Bayat Söyleşisi

Author: Yorum yapılmamış Share:

cemalen.com olarak yepyeni bir röportajımızla karşınızdayız! Söz verdiğimiz gibi alanında yetkin kıymetli sanatçıları sizle tanıştırmaya devam ediyoruz ve gücümüz nispetinde de devam edeceğimizi mecramızda duyuruyoruz. Uzun süredir sitemizde bir mizah yazarını ağırlamayı arzu ediyorduk… Bu isteğimizi kırmayan Ayarsız Dergi’nin bıyıklısı Mustafa Oğuz Bayat hocamıza birkez daha sizlerin huzurunda teşekkür ediyorum. Var olsunlar! Onunla mizahın derinliklerine dalma vaktinizin geldiğini hissediyorum… Lafı uzatmayalım o vakit… İyi okumalar efendim!

Mustafa Oğuz Bayat her ay Ayarsız’da!

Mizah yazılarınızla tanınan bir yazarsınız. Bu alana yönelmeniz nasıl gelişti. Neden mizah?

Aslında daha önceden şiir ve deneme yazıları da yazardım, hala da yazarım. Ancak yazarlığım Ayarsız Dergi‘de mizah yazıları ile başladığı için öyle tanındım. Bu durumdan çok memnunum. Hayatın içinde de bu yönüm kuvvetlidir, gülmek için kilometrelerce yol yapıp yanıma gelen, arayıp saatlerce telefonda konuşan dostlarım var. Kendimi bildim bileli güler, güldürürüm. Mizahı arkadaşlar arasında epeydir yapıyorduk, ama ulusal düzeyde yazmak işinde biraz geç kaldık, yeni başladık. Nasıl oldu? Yazın hayatında da bu duruma gelmem, daha önce birkaç defa bahsettiğim gibi Ayarsız Dergi ofisinde yapmış olduğum bir anlatı sonucu oluştu. Ragıp abi, “anlatan yazar da Oğuz, yaz bakalım” dedi. Yazdık baktı, beni sizlerin önüne böylece atmış oldu.
Mizahın aslında çok derin bir nedenselliği yoktu ama artık var. İnsanlar için gülmek, ekmek gibi, su gibi bir ihtiyaçtır. Eğlenmek ihtiyaçtır, eğlencenin de en ucuz ve aslında zeka barındıran hali mizahtır. Düşünsenize hiç para harcamadan, hem zekanız gelişiyor hem eğleniyorsunuz. Tabii gülmek için para verenler de yok değil, bu da aslında başka bir boyut ve işin sanayileşmiş hali. Yalan yok destekliyorum da (ilerde stand up yapmaya başlarsam, şimdiden temelini attığım cümlem bu olsun 🙂 )

Mustafa Oğuz Bayat: Bayram rutini sarma, bizim işimiz!

Gerçek hayatta da yazılarınızda olduğu gibi güleryüzlü bir insan mısınız?

Tanrı beni biraz sert bakışlı yaratmış, mesela üniversitede “bakışlarından ürkülen reis” olarak tanındım, nice kızların korktuğunu öğrendim, açılamadım. Baktım bu böyle olmaz, bari şu içteki fırlamayı dışarı çıkarayım dedim. Bu anlattığımda gerçek yanlar olduğu kadar, mübalağa da var elbet. Bir önceki cevapta da dediğim gibi, mizah her zaman oldu hayatımda. Ailem eğlenceli bir yapıdadır, arkadaşlarım da. En ciddi ortamda dahi mizaha yenilirim bazen, cenazede cenaze sahibini güldürmüşlüğüm, ağlayan geline kahkaha attırmışlığım vardır. Aslına bu soruyu muhabbet ortamında beraber olduğumuz arkadaşlar cevaplasa daha iyi olurdu.

Nejat Uygur
Atsız’ın politik-alegorik-mizahi eseri “Dalkavuklar Gecesi”

Tarih boyunca mizah alanında çalışmalar yapan birçok Türk sanatçımız oldu. Sizde hangilerinin yeri daha özeldir?Neden?

Hepsinin yeri ayrıdır, yazarlık konusunda da, anlatı konusunda da. Çağ geçtikçe mizah anlayışı da değişiyor. Şimdi bu çağda İsmail Dümbüllü’ye elbet gülmezler ya da Aziz Nesin’e, hatta ufak ufak Ferhan Şensoy’u da yitiriyoruz. Bu olağan bir durum, yarın Cem Yılmaz’a da gülünmeyecek. Bunun istisnası belki Kemal Sunal olabilir, hala gülüyoruz adama, gülüşüne bile gülüyoruz. Bunların hepsi mizah alanında çok büyük adamlardır. Benim haklarında konuşuyor olmam bile belki hadsizlik olarak kabul edilebilir ama konuşmasam olmazdı. Atsız da büyük mizah icracısıdır, Dalkavuklar Gecesi ve Z Vitamini en güzel örneklerdendir.
Nejat Uygur çok başkadır bende. Babamın kendisi hakkında söylediği bir sözü asla unutmam: “Nejat Uygur, babamı güldürdü, beni güldürdü, şimdi de oğlumu güldürüyor.” Rahmet olsun. Kendisinin bu açıdan benim için bir özelliği olduğu gibi, halktan oluşu, tiyatral bir duruşu olması ve gülmeyen insanı dert edinmesi de etkilidir. Nereden duydum hatırlamıyorum, bir gün gösterisinde adamcağızın birinin hiç gülmediğini görmüş, fark etmiş. Gösteri arasında sahne arkasına çağırtmış, neden gülmediğini, birini kaybedip kaybetmediğini ya da borcu olup olmadığını sormuş. Adamcağız da ciddi derecede bir borcu olduğunu ve moral olsun diye arkadaşları tarafından gösteriye getirildiğini söyleyince, borç miktarını öğrenmiş ve kendisine takdim etmiş. Ek olarak, kadınlardan Demet Akbağ’ı çok severim. Yaşayan efsanem ise Şener Şen’dir.

Milliyetçi fikir adamı Osman Yüksel Serdengeçtinin gördüğü sorunlara mizahi baktığı “Bağrıyanık Dergisi”

Nadir bulunan milliyetçi yazarlardansınız. Milliyetçiler üzerinde mizahtan anlamaz, sert görünümlü, çatık kaşlı vb. algılar var diye düşünüyorum. Sizin bu konu hakkındaki görüşünüz nedir?

Algı tespitinizde kesinlikle haklısınız. Mizah yapıyorum diye, kendisine milliyetçi diyen insanlar tarafından dahi eleştiriliyorum. Hatta bir defasında “Ülkücü adam mizah yapmaz.” diye “cahilce” bir çıkışla karşılaştım. Bunu diyenin herhangi bir milliyetçi kurum, kuruluşta yer almadığına eminim. Halbuki ocakların, vakıfların, derneklerin ve bu kurumlarda yer alan insanların ortamı mizahın membaıdır. İddia ediyorum, mizahı milliyetçilerden iyi yapan olmaz. Çünkü milletini iyi tanır, dertlerine vakıftır. Mizahı da bu yönde şekillenir. Ancak son zamanlarda bu algının değişmeye başladığı da bir gerçek. Asık yüz kimseye bir şey kazandırmaz, gülerek yaşayıp, gülerek ölmek, ölümlerle eğlenmek bizim işimiz ve Erkan Çakıcı’nın da dediği gibi: Yüzbaşı Sançar’ın kahkahalarıyız!

Sizce sanatta milliyetçi bir duruş muhakkak lüzumlu mu?

Milliyetçi bir duruş varsa var, yoksa yoktur. Bunu sanat, siyaset vs. diye ayıramayız. Bu demek değildir ki, Bach dinlemeyecek, Tarantino izlemeyecek, Perge’ye gitmeyeceğiz. Bilakis bütün bunları yapacak, hepsinden keyif alacak ve kendimizi de sanatın bütün dallarında geliştireceğiz. Bakın Ülkücü Hareket’in Başbuğu Alparslan Türkeş’in çok sevdiğim klas bir hareketi vardır. Bir yerel seçim olması lazım, sandıkların açılacağı an geldiği zaman tiyatroya gidiyor. Aynı Başbuğ, Türkan Şoray hayranı. Atsız’ın yazdığı şiirler sanatsal değil mi? Sanattaki duruşumuz II. Mehmed’in Bellini’yi saraya çağırtıp portresini yaptırması, Osman Hamdi Bey’in Asar-ı Attika Nizamnamesi’ni hazırlaması gibi yüksek perdeli, Pazırık Kurganı’ndan çıkan Pazırık Kilimi gibi biz motifli, Afife Jale gibi zincir kırışlı olmalı.

Çalışma düzeninizi merak ediyorum. Hangi sıklıklarla yazı yazıyorsunuz? Sürekli okumalar yapar mısınız?

Periyodik ya da rutin bir çalışma sistemim yok, olamıyor maalesef. Hem yapıma aykırı, hem de zamanıma. Düzensiz olunca daha üretken oluyor galiba insan, her şeye yetmeye çalışmak çok ama çok zor, zor olduğu kadar da verimli. Sürekli okurum, şu ara eskisinin yüzde biri kadar bile okumaya zaman ve idrak yetmiyor ama yine de bırakmadım, bırakmam asla. Yazmak ise zamansız gelişiyor. Yazacağım konuyu önce kafamda yaşıyorum, sonra kağıda geçiyorum, bazen başka başka yerlerde, başka başka kağıtlara. Bazen bir yere yazamayacak yoğunlukta olabiliyorum, telefon yanımdaysa hemen ses kaydına alıyorum. Bütün bunlara rağmen kaçırdığım çok şey oluyor. Kafamdakileri yazdıkça yeni şeyler geliyor aklıma, hemen her yazarda olduğu gibi. Ancak şu bir gerçek, okumadan ve okunanı konuşmadan yazmak çok zor. Yazılanı da yazmadan önce paylaşmadan güzelleştirmek imkansız.

Yazılarınız her geçen gün birikiyor. Bu dökümanlarınızı kitaplaştırmayı düşünüyor musunuz?

Elbette. Uygun görürlerse dergide yer alan yazılarımı biraz daha genişletip, birkaç tane daha yazı ekleyip kitaplaştırma niyetim var ama onun için daha çok zaman var. Bunlardan başka distopik ya da fantastik roman düşüncem de var. Yüksek lisans tezim üzerine çalışmayı genişletip onu da kitaplaştırma düşüncem var. Hepsinin hayalde kalma ihtimaline karşı da gaz vermenize ihtiyacım var.

Uzun yıllar sonra Cemil Meriç bir dergide kapak oldu!

Ayarsız dergi dergiciliğe yeni bir soluk getirdi diyebiliriz. Kitapçılara gidince açıkcası dergi bölümü artık beni sıkıyordu. Zira o tarafa her baktığımda(her ay) sürekli bir usülde Barış Manço, Sadri Alışık, Nazım Hikmet, Cem Karaca… gibi isimleri görüyordum. Haliyle sürekli bu isimleri görmek beni rahatsız etmeye başladı. Ayarsız ile birlikte Peyami Safa, Tarık Buğra gibi isimleri de görme fırsatı buldum… Haliyle bir umut doğdu diyebilirim. Siz bu hususta nasıl düşünüyorsunuz?

Dergi standlarını görünce canı sıkılanın kapaklarına Frida, Barış Manço, Müslüm Gürses bastığını düşünürdüm önceden. Biraz düşününce bu durumun can sıkıntısından ziyade para kazanma kaygısı olduğunu fark ettim. Popüler olan satar, sattırır çünkü. Ayarsız’ın kapak yaklaşımına ve poster hediyelerine ben de bayılıyorum. Her şeyden önce belki de en ciddi Ayarsız okuyucusuyum, yazmaya başlamadan önce, ta başından beri. Bütün bunlara rağmen, yine de arada manyaklık yapılması taraftarıyım. Kapakta Zagor, Kızıl Maske, Tazmanya Canavarı, Daltonlar filan görmek isterim.

 Sosyal medya ile aranız nasıl? Yeni dönem Türk mizahı sizce sosyal medyadan şahlanabilir mi?

Beni can evimden vurdun. 24 saat içerisinde, evden çık, çalış, işten eve gel derken yaklaşık 15 saatim mesaiye gidiyor. Evim şehre uzak, Antalya’da bulunan az sayıdaki arkadaşlarıma haliyle yeterince zaman ayıramıyorum. Dostların çoğu da Ankara’da. Sivas, İstanbul ve başka illerde de arkadaşlarım var. Bütün bunlara ulaşabildiğim tek nokta ise sosyal medya. Doğal olarak da fırsat buldukça yer aldığım mecra orası. Bütün bunların dışında sosyal medya ciddi bir beslenme kaynağı, iletişim vesilesi. Türk mizahı sosyal medya sayesinde çok ciddi bir atağa geçti, geçmekle kalmadı mizahın anlaşılır, kabul edilebilir hatta ihtiyaç olduğunun itirafını sağladı. Müthiş zekalar, insanlar, kalemler var. Takip edin, buradan #ff veremem ama oradan iletişimde olduklarımı görüyorsunuz, alayını takip edin, iyi geleceklerdir.

Son olarak yazar olmak isteyenlere, bir şeyler karalayıp çizen dostlara tavsiyeleriniz nelerdir?

Yazmak eyleminin ilk şartı okumaksa, ikinci şartı korkmamaktır. Korkmadan, beğenilme kaygısı olmadan ve beklentisiz yazın. Yazılarınızı da insanların beklentileri ölçüsünde oluşturmayın. Onları hep beklemedikleri anda yakalayın. Emek harcadıklarınızın bir yerde yayınlanmıyor olmasını önemsemeyin, sadece yazın. Konuşmaktan da korkmayın, misal benim yazmaya başlamam dediğim gibi konuşmam sayesinde gerçekleşti. Tanrı, verdiği uzuvları ve yetenekleri kullanmazsak hesabını soracaktır. Dili konuşalım, zekayı gelişelim, yazmayı da bütün bunları daha çok kişi ile üleşelim ya da tarihe bırakalım diye vermiş. Onu kızdırmamızın gereği yok değil mi? Bin yıl yaşamayacağız, ne kadar yaşayacaksak yaşadıklarımızı, yaşanılmasını istediklerimizi geleceğe, edebiyata ve Türklüğe bırakmak boynumuzun borcu.

Bizi kırmadığınız için çok teşekkür ederim Oğuz hocam?

Ne demek kardeşim ben teşekkür ederim…

 

RÖPORTAJ:Cemal BERKTAŞ

Previous Article

Bereketten Bombardıman

Next Article

Kime Büyük Adam Demeli- Hüseyin Nihal Atsız

You may also like

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir