Fiilde erimiş fikir

Bir Gökhun Aydın Söyleşisi (Onuncu Köy)

Author: Yorum yapılmamış Share:

Toplum ve kültür sitesi “cemalen” olarak söyleşilerimize ara vermeden devam ediyoruz. Duraksadık sanmayın istikamette yürüyoruz;) Söyleşimizi kiminle mi yaptık? Dokuz köyden kovulup “Onuncu Köy”ü kuran, doğru söyleyenlerin dergisinin genel yayın yönetmeni yazar Gökhun Aydın ile! Gökhun’un mücadelesini, dergi yayıncılığını, ideallerini öğrenmeye ne dersiniz? Buyrun o zaman ekran başına!

Gökhun Aydın kimdir? Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
Gökhun Aydın bütün ülkemin gençleriyle birlikte mutlu olmuş ve birlikte üzülmüş, ailesinin görevi nedeniyle memleketin bir çok kentinde yaşamış ve ne yazık ki bütün memur çocukları gibi pek de bir yerli olamamış bir memur çocuğu. Olabildiğince hayalperest ve tüm hayalperestler gibi hayal katilleriyle mücadele etmeye girişmiş, ölmeden şu dünyaya en azından bir çivi çakmaya çalışan bir vatan evladı. Bunların hepsinin yanında da zihninde ve kalbinde büyük umutlar muhafaza eden, iyi bir tarihçi ve yazar olmaya çalışan biri.

Sanata ilginiz ne zaman ve nasıl başladı?
Sanatla ilgim 13-14 yaşlarımda başladı. O dönem Doğu’dan Batı’ya yeni tayin olmuştuk. Tabi bir çocuk için tamamen farklı bir coğrafyadan, farklı bir kültürden başka bir coğrafyaya, kültüre uyum sağlamak kolay olmuyor. Kabul edilmek, kendini anlatmak ihtiyacı karşısında süreç tamamlanana kadar bir yalnızlık doğuyor. O yalnızlığı kitaplarla doldurdum ben. Daha sonra Doğu’da lojmanda tanıştığım ve şu anda Onuncu Köy’ün müdürlüğünü üstlenen Edip kardeşimle ufak ufak karalamalar yapmaya ve sevdiğimiz yazarları incelemeye başladık. Çünkü o dönem aynı ruh halindeydik ve birlikte yansıtmaya giriştik bu ruh halini. Kendi çapımızda bir şeyler ürettik, bunları internette blog tarzı yerlerde yayınlamaya başladık. Okuldaki arkadaşlarımızdan da ilgi görünce o dönem sürdürdük bunu. Zaten dergi hayali ile de o dönemlerde kavrulmaya başladık.

İyi bir okur diyebilir miyiz size?
İyi bir okurun tanımına bakmak lazım. Yani iyi bir okur olmak ne demek? Benim nazarımda iyi okur: bu işi düzenli yapan adamdır. Ancak ne yazık ki ben tüm düzensizliğimle okuduğum ve bunu bir türlü düzeltemediğim için kendime bir iyi bir okur diyemeyeceğim. Ama bunun haricinde okuduklarım üzerine konuşmayı, kafa yormayı, tavsiyeler alıp tavsiyeler vermeyi oldukça severim. Bir şey okuduktan sonra onu insanlarla paylaşmak hep iyi hissettirmiştir bana.

Onuncu Köy’ün kurucususunuz. Bu yola baş koymanızın temel etkenleri nelerdir? Derdiniz neydi de dergi kurdunuz? Onuncu Köy’ün doğuş sürecinden bahseder misiniz?
Bu konuda da hepimizin başına iş açmış ve kaybedene kadar açmaya devam edecek olan umut benim de başımı yaktı diyebilirim. Umarım hiçbir zaman kaybetmeyiz. Ben de bir şeyleri umut ederek Türk edebiyat tarihindeki herkes gibi saflardaki yerimi almak istedim. Somut olarak da mücadelenin içinde olmak istedim. Dert konusuna gelince; bize çok söz hakkı vermediler, bizden kastım memleketimin gençleri. Özellikle şu son dönemde “Z kuşağı” denilmeye başlandı. Çünkü sesimiz çıktı, biz de varız dedik. Derdimiz unutulmamaktı aslında. Gür bir sesle “biz de varız” demekti. Gençlere bulunan bir takım ithamlar var. Bu ithamlarda bulunanlar kendilerinin de bir zamanlar genç olduğunu unutanlar. Biz bu adamların yüküne omuz vermek isterken hep itildik. Bizleri başarıyı paylaşmak istemedikleri için ittiler. Bizim de atalarımızın torunları olduğumuzu, bu işin yaşla değil ruhla alakalı olduğunu göstermek istedik ve artık bütün olumsuzluklara rağmen “BİZ VARIZ” diyoruz.

Genç bir kadroyla düzenli yayın yapmak çok da kolay olmasa gerek. Karşılaştığınız maddi manevi zorluklar nelerdir?
Öncelikli sıkıntımız hevesti. Sürekli değişen durumlar, gittikçe bozulan ekonomik tablo bizim de hevesimize kast eder halde. Çünkü bir bütünüz biz. Bunun içinde her şey var, para var, enerji var, umut ve heves var. Biri sekteye uğradığı zaman normalden çok daha fazla bir çaba ile o eksikliği kapatmak gerekiyor. Ne yazık ki bizimle ilgili olmayan kısımlar pek de tahmin edilebilir değil. Bundan dolayı daha dikkatli ve adımlarımızı sağlam atmak zorundayız. Onun için yayıncılık yapmış ve bu tarz sıkıntıları atlatmış büyüklerimizin telkinleri, aktardıkları tecrübeleri kullanarak bu zorluklarla mücadele etmeye çalışıyoruz.

Derginin kuruluş aşamasında ya Gökhun boşver ülkeyi sen mi kurtaracaksın, bu iş tutmaz boşa uğraşma tarzında moral bozan kişilerle karşılaştınız mı? Ne hissettiniz bu süreçte?
Röportaj içinde ki en güzel soru bu sanırım. Biz millet olarak heves kırmayı çok seviyoruz. Ben bunun nedenini çözemedim. Yani bir insanının kendi yapamadığı ya da cesaret edemediği bir işi başkası yapıyor diye, niye bu kadar kinlenir anlayamadım hiç. Anlayabileceğimi de sanmıyorum. Sizin de dediğiniz gibi “Ülkeyi sen mi kurtaracaksın?” diyen çok insan oldu. Ben de hep anlattım; belki bu çabalarımızın bize olmasa bile başkalarına ilerleyebilecekleri yollar açabileceğini. Çaba gösterenin her zaman karşılığını alacağını, hiç yoksa bile bizim oturduğu yerden boş ahkam kesenlerden olmayacağımızı anlattım. Olur da bir gün omuz omuza mücadele ederiz sanısıyla yanıma çekmeye, umut aşılamaya çalıştım. Gelenler oldu, aynı şekilde olumsuzluğa devam edenler oldu. Ama ben hevesimi tüm iç ve dış ölü ruhlara karşı diri tutmaya çalıştım. Zaten bize destek olan büyüklerimizin özellikle ilk bu konuda telkinde bulunmalarından sebep hazırlıklıydım. Ondan dolayı pek etkilendim diyemem. Çünkü ben vazgeçince kaybeden o değil ben olacağım. Amacıma ulaşınca da yine o değil ben kazanacağım ve benim için küçük bir umut bile mücadeleye değer .

Örnek aldığınız bir editör veya yazar var mıdır?
Yazar olarak kuşkusuz, düşünmeden söyleyebileceğim bir isim var. O da Hüseyin Nihal Atsız’dır. Gerek romanlarında, gerekse şiirlerinde beni saran ve hem düşünce dünyama hem de kalemime dizdiği tuğlaları hissedebildiğim bir yazar. Her okuduğumda olumlu anlamda kıskanma ve hırs içerisinde bir şeyler yazma arzusu sarıyor ruhumu. Tabi ki şu evrede onun kadar başarılı eserler kaleme almam namümkün. Ama her şeye rağmen beni bu tarz bir üretkenliğe sürüklemesi paha biçilemez bir durum benim için.

Sürekli yazan çizen birisiniz. Üretirken çektiğiniz sancılardan bahseder misiniz?
Haliyet-i ruhiyesine göre yazılar veya şiirler kaleme alıyor bütün yazarlar. Ben de öyleyim. Bir şiir veya bir yazı günün herhangi bir saatinde düşündüğüm, belki dert edindiğim bir konu üzerine temelleniyor. Deneme ve düşünce yazılarımda genellikle iyi aktarım kaygısı dışında bir sancı çekmiyorum. Zihnimden geçtiği gibi o durumu kendime nasıl izah ediyorsam okuyucuya da belki biraz da ekseriyetinden bahsederek temelde aynı şekilde izah etmeye çalışıyorum. Ama durum şiirde biraz daha kaygılı ve karışık bir hâle geliyor. Bu kaygılar elbette şiir yapısı ve sanatı oluyor. Uzun cümlelerle anlatılması gereken bir konuyu az evvel bahsettiğim kaygılar içerisinde bir mısrada anlatmak ve bunun lirik olması gereksinimi benim için hem endişeli, hem de oldukça keyifli oluyor. Hele ki bitirip şiiri karşıma oturttuğumda tamamen içime sinmiş olmasının içimdekini gururu anlatılmaz bir his.

Sanırım bir süre pandemi sürecinden dolayı dergi yayınına kısa bir ara verdiniz. Ben dahil yeni sayıyı merakla bekleyen isimler var. Sürprizleriniz olacak mı? Hazırlıklara başladınız mı?
Dergi olarak genel bir yayın politikamız var. Bu politika çevresinde, belki de tamamen dışında yeni teşebbüsler olarak da tanımlanabilecek şeylere de yer vermeye çalışıyoruz. Direkt sürpriz diye nitelendirebileceğimiz bir şey olduğunu söyleyemem. Fakat yeni sayı ile ilgili çalışmalarımıza başladık. Pandemi süreci herkes gibi bizi de yordu. Bu boş durmaktan meydana gelen bir yorulma. Artık daha fazla boş durmamak ve rutinlere de dönmek gerektiği için yeni sayıya hazırlanıyoruz. Aramıza yeni katılan yazarlar var, misafir olarak dergimizde ağırlayacağımız yazarlar var. Bu bağlamda bir takım yeniliklerimiz var.

Cemalen blog okurlarına onların bir dostu olarak 3 kitap ve 3 film tavsiye eder misiniz?
İlk olarak filmi de Osman Sınav tarafından çekilmiş Mustafa Kutlu’nun Uzun Hikaye” eserini önermek istiyorum. Çünkü bu eserle tanıştığımdan beri sanki eserin içerisinde yaşıyor gibiyim. Kendimden epey unsur bulabildim. İlk önce kitabı okumalarını daha sonra da filmini izlemelerini öneririm. Daha sonra Dostoyevski’nin “Yeraltından Notlar” eserini önerebilirim. İtiraf etmek gerekirse ben yabancı yazarların kitaplarında Türk yazarların kitaplarından aldığım keyfi pek alamıyorum. Çünkü ortak payda ve ortak kültür olarak da değerlendirmeme giriyor eserler. Ancak bu eserde karakterin zihnine girmek oldukça keyif vermişti bana. Kitaplar olarak son önerim Hüsehin Nihal Atsız’ın Ruh Adam’ı tabiki de. Çokça önerilen bir kitap olmasına rağmen benim tavsiyelerimde de yer almasını istediğim oldukça başarılı bir eser. Film olarak da Uzun Hikaye’nin dışında yabancı bir film olan “Hayalimdeki Aşk” filmini önerebilirim. Ana karakteri bir yazar olan filmde yazarların hisleri konu edilmiş. Son film önerim ise Onur Ünlü’nün yönettiği “Güneşin Oğlu” olabilir. Biraz mistik unsurlar taşıyan filmin çıktığı seneler benim çocukluğuma rastlasa da o dönemlerde bile epey ilgimi çekmişti.


Sorularımıza verdiğiniz içten cevaplarınızdan dolayı size çok teşekkür ederim.
Ben de teşekkür ediyorum samimi sorularınız için ☺

RÖPORTAJ: Cemal BERKTAŞ

Previous Article

Cahit Zarifoğlu’na ait olduğu sanılan sözler- Ahmet Zarifoğlu

Next Article

Bir Bülent İğdiroğlu Söyleşisi (Kalem Şakir)

You may also like

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir